Savunma Sanayi.NET Güncel Savunma Sanayii Haberleri Sitesi - Yıl 3 - 09/02/2012

Son NATO Zirvesi ve Yeni Genel Sekreter Rasmussen

7 Nis, 2009 | Kategori: Savunma ve Strateji: Özge Kılınç | oezge.kilinc@arcor.de

Bu yazının konusunu, Türk Kara Kuvvetleri unsurları ve bu bağlamda modernize edilen tipi ana muharebe tanklarının M-60T seviyesine yükseltilmesi yanında, ’in çok önemli bulduğum fakat önemi Türk savunma teknolojileri ve askeri kamuoyunda pek vurgulanmamış olan  tecrübesine ayırmayı düşünüyordum.

Ancak geçtiğimiz günlerde cereyan eden aktüel gelişmelerden dolayı bu mevzuyu bir sonraki yazıda ele almanın daha doğru olacağı kanısına vardım.

Yine de ve Rasmussen konulu bu yazıya geçmeden önce, ön bilgi mahiyetinde, kapsamlı gelecek yazımın içeriğine kısaca değinmekte fayda var.

M-60T projesini anlamak için Sabra’dan değil, İsrail’in Magach birikiminden ve bu birikimi mümkün kılan İsrail’in tank savaşlarından incelemeye başlamak ve bunlardan ders çıkarmaya çalışmak gerekir.

İsrail, 1948 yılında resmen devlet olduğunda nüfusu 1 milyonu bulmayan bir ülkeydi. Bugün bile nüfusu göçmenlerle birlikte 7 milyonu ancak aşabilmiştir.

, , (), , .. gibi iki dünya savaşı görmüş geleneksel zırhlı araç ve tankçı üreticisi/kullanıcısı ülkeler bir yana, İsrail’in tank savaş taktiği ve modernizasyon birikimi hatırı sayılır olsa da, daha 45 sene kadar önce başlayan bir macera olduğu için yeni sayılır.

Peki bu muazzam tank birikimi bu kadar kısa denilebilecek bir sürede nasıl elde edilebilmiş, yarım asrı bile bulmayan ve Magach 3 ile başlayan bu modernizasyon kazanımlarıyla bugünlere nasıl gelinmiştir?

Dört topyekün Arap – İsrail savaşlarından son ikisini teşkil eden Altı Gün Savaşı (Haziran 1967) ve Savaşı (Ekim 1973), Magach projeleri ve en son Magach 7C ile birlikte olmak üzere, Sabra’ya, dolayısıyla M-60T projesine nasıl yansımıştır?

Nitekim Magach 7C, prensipte M-60T’nin 105 mm versiyonundan başka bir konfigürasyon değildir.

Altı Gün Savaşı’nda Suriye, Mısır ve Ürdün, İsrail’e topyekün üç cepheden saldırdığı halde İsrail, „Alman Blitzkrieg“ taktiği ile 133 saat gibi kısa bir sürede, tabiri caiz ise arapların tozunu attırmıştır. Bu savaşta 1000 kadar Arap tankından 800 üzeri İsrail güçleri tarafından imha edilmiştir. Bunların detaylarına daha sonra gireceğim.

Yine son Yom Kippur saldırısı (Ekim 1973), Arapların en büyük askeri kuvvetle ve sürpriz bir baskınla, Suriye ve Mısır yanında yer alan ile birlikte, müştereken aynı anda İsrail’e birden fazla cenahtan taarruz ettikleri bir harpti.

Araplar askeri açıdan bu sefer daha iyi hazırlanmışlardı.
Bu savaş aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne dek, son 64 yılın en büyük tank savaşı olarak dünya tarihine geçti.

Sadece Suriye kuzeyden 1600 tank ile İsrail’e yüklendi. Mısır ise batıdan 1700 tank ve 2500 zırhlı araç ile taarruza geçti.
İsrail savaşın ilk yarısında ağır kayıplar verince, nükleer silah kullanma opsiyonları dahi değerlendirilirken, bu savaşı son anda da olsa lehine çevirmesini ve kazanmasını bildi.
Askeri sonuç Araplar açısından yine bir hezimetti.

Dolayısıyla M-60T’yi ele almadan önce, son iki Arap-İsrail savaşına, özellikle 1973 Yom Kippur Savaşı’na göz atmak, Türk savunma kamuoyunda bugüne dek maalesef kapsamlıca işlenemeyen Magach projesinin 3, 5, 6A, 6B, 6C, 7A, 7B, 7C.. konfigürasyonlarının en önemlilerini detaylarıyla incelemek yararlı olacaktır.

Elbette bugüne dek yaklaşık 100 adedi teslim edilmiş ve kalan 70’inin de içinde bulunduğumuz yıl sonuna kadar teslim edilecek olması muhtemel M-60T tanklarına da değinmek gerekir.

Ayrıca M-60T kulesinin çokça telaffuz edilen yeni reaktif zırhının tüm avantaj ve handikapları dahil, tankın etkinlik/maliyet oranının artı ve eksilerini analiz etmeye çalışarak bazı sorulara yanıt aramak gereklidir.

Yine bu tankların Trakya’ya değil de, ’ta konuşlandırılmalarının, özellikle caydırıcılık açısından daha isabetli bir yaklaşım olabileceğini dile getirmek yerinde olacaktır. Hatta „Adedi 1 milyon dolara, modernize edilmemiş üçüncü nesil bir 2 A4 tankı mı daha etkindir? Yoksa tanesi 4 milyon dolara, modernize edilmiş ikinci nesil bir M-60 mı daha optimumdur?“ sorularına yanıt aramaya çalışmak faydalı olacaktır.

Kaldı ki birinci alternatif tankının ateş gücü M-60T’ye denk, motor gücü % 50 daha yüksek, artı Leopard 2A4 yaklaşık dört ton kadar daha hafif oldugundan ağırlık/güç oranıysa % 60’in üzeri daha iyidır.

Elbette bu bağlamda bugünün perspektifinden değerlendime yaparken, on sene önceki siyasi konjonktürü ve o zamanki son derece kısıtlı opsiyonları da ele almak gerekliliği söz konusudur.

Sonuç itibariyle M-60T’nin tüm handikaplarına, ilk planlamalarına göre sınırlı kalan teknoloji transferi gibi dezavantajlı hususlara rağmen, ülkemize getirisi az değildir. Her şeyden önce asker bu yeni tankı benimsemişse, olay bitmiştir ve asker M-60T tankını beğenmiştir.

Beni tanıyanlar zaten bilir, tank, top, tüfek.. gibi değerlendirmeleri kafi derecede ele alacağımı.

Fakat köşemizin adı „Savunma & Strateji” ve burada askeri yakın tarihte dahil olmak üzere, bir çok konuyu ele alacağım tabiidir. İleride yeterince kara unsurları ve tanklara değinilecektir, hatta gibi bir çok proje dahi ele alınacaktır fakat güncel ve önemli askeri gelişmeleri de göz ardı edemeyiz.

Başta da belirttiğim gibi, yukarıda özetlemeye çalıştığım hususları bir sonraki yazıda ele almam daha doğu olacaktır.

Zira son NATO zirvesine damgasını vurmuş, NATO tarihinde ilk defa kamuoyu önünde tartışılarak güç bela bir genel sekreter üzerinde karar kılınabilmiştir, bu bir ilktir.

Son NATO zirvesi:

Kuruluşunun 60. yıldönümünde, Kuzey Atlantik İttifakı NATO’ya, geçtiğimiz 1 Nisan tarihinde Hırvatistan ve Arnavutluk da katılarak, bu askeri anlaşmayı benimseyen üye ülke sayısı 28’e yükseldi.

Nereden nereye? İkinci Dünya Savaşı sonrası belirginleşmeye başlayan soğuk savaşın ilk yıllarında, ABD öncülüğünde 24 Ağustos 1949 tarihinde Washington’da gerçekleşen ilk anlaşmaya en başta 12 ülke katılmıştı.

Daha sonra NATO giderek güçlendi ve 1952 yılında Türkiye’nin ve Yunanistan’ın da katılımlarıyla başlayan büyüme, 1955 yılında Almanya’nın da katılımıyla 27 yıl boyunca 15 üye ülkeyle yoluna devam etti ve daha sonra ’nın da (1982) üye olmasıyla NATO ittifakı bir 17 yıl daha yoluna bu 16 ülkeyle devam ederek özdeşleşti.

Ta ki soğuk savaşın sona ermesi ve Doğu Avrupa ülkelerinin de NATO’ya girme kıvamına gelmelerine kadar ki sonrası malumdur.

Bugün, bir zamanlar ülke başkenti doğu bloku paktı ile anılan da dahil olmak üzere, 1 Nisan 2009 katılımlarıyla yukarıda adı geçen son iki ülkeyle NATO’ya üye olan ülke sayısı 28’e çıktı.

İşin ironik yanı, bu 28 üye ülkenin 12’sinin tamamının Doğu Avrupa ülkesi olmak üzere, eski Yugoslavya bünyesindeki Hırvatistan hariç, hepsinin bir zamanlar resmen doğunun askeri ittifakı eski Varşova Paktı ülkeleri olmalarıdır. Kaldi ki bu ülkelerden üçü eski S.S.C.B. dahilindeydi.

Başbakanı ve Müstakbel NATO Genel Sekreteri Rasmussen:

Geçtiğimiz 3/4 Nisan 2009 tarihlerinde Fransa’nın Strazburg ve Almanya’nın Kehl ile Baden Baden kentlerinde gerçekleştirilen NATO zirvesi ilginç görüntülere sahne oldu.
1 Ağustos 2009 tarihinde NATO genel sekreteri sıfatıyla yeni görevine başlayacak olan Anders Fogh Rasmussen ilginç bir kişilik.

Rasmussen siyasi kariyeri sırasında, 1987-1990 yıllarında vergiden sorumlu devlet bakanı iken, 1990 yılından itibaren ek olarak ekonomi bakanlığını da yürüttü fakat 1992 yılında, vergi bilançosunda hile ve usülsüzlük yaptığı bir soruşturma komisyonu tarafından tespit edilince istifa etmek zorunda kaldı. Bir süre aktif siyasetten uzak duran Rasmussen, 1998 yılında Venstre partisinin genel başkanı oldu.

Bugün 56 yaşındaki söz konusu kişi, 2001 yılında Danimarka’da % 31 oy oranıyla Venstre Partisi liderliğinde iktidara gelmişti. Rasmussen burada Muhafazakar Halk Partisi ile, aşırı sağcı popülist bir partinin desteğinde azınlık koalisyon hükümeti kurmayı başardı.
Dönemin Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer bile bir Alman TV programında, sağ uçlara kayan ideolojisinden dolayı kendisinin başbakan seçilmesini, liberal Danimarka adına talihsiz bir karar olarak nitelendirmişti.

Nitekim Rasmussen iktidara gelir gelmez sağcı reformlar da gecikmedi ve yeni başbakan kolları sıvayarak işe ülke içindeki yabancılardan başladı. Liberal yapısı ve hoşgörüsüyle meşhur bu İskandinav ülkesi, bugün itibariyle Avrupa Birligi’nin (AB) en katı yabancılar yasasını yürürlüğe koydu.

Roj TV:

Bunlar yetmezmiş gibi, terör örgütü PKK’nın gayrıresmi TV yayın organı Roj TV’ye 2004 yılının Mart ayında Danimarka kol kanat gerdi. Roj TV’nin merkez stüdyosu ’nın başkenti Brüksel’de olsa da, burada önemli olan, aşağıdaki İngiltere ve Fransa örneklerinde de görüleceği gibi yayın lisansıdır ve bu ruhsat şu an Danimarka üzerinden sağlanmaktadır.

Halbuki kanlı terör örgütünün eski TV yayınlarından MED TV dört yıl yayın yaptıktan sonra İngiltere’de 1999 yılında yasaklanmış, sonra aynı yıl son çareyi Belçika üzerinden Fransa yayın lisansıyla Medya TV adı altında yayın yapmakta bulan terör örgütün buradaki ömrüde, PKK propagandası yaptığından kuşku duyulmadığı için Fransız otoritelerince 2003 yılında yayını durdularak yasaklanmıştı.

Almanya bile, Roj TV’yi 2008 yılı başında önce yayın yapan bazı eyalet kablolarından men etmiş, daha sonra aynı yılın yaz ayında Roj TV’nin tüm faaliyetlerini durdurarak bütün bürolarını kapatmıştır. Üç Alman dağcısının Temmuz 2008’de Ağrı Dağı’nda PKK’nın Suriye kanadı lideri „Dr. Bahoz Erdal“ kodlu Fehman Hüseyin’in adamları tarafından kaçırılarak rehin alınma olayının resmi motifi, bu Almanya ayaklı yasaklanma ve müdahalesinden kaynaklanmıştı.

Yukarıda „Almanya bile“ ifadesini kullandım çünkü Almanya bu terör propagandası yapan televizyon yayınını sadece kendi iradesi ve inisiyatifiyle yasaklamıştır. Zira Türkiye, Almanya’ya Roj TV hakkında herhangi bir resmi girişimde bulunmamış ya da bulunamamış ve bu bölücü terör propagandası yayının, Alman eyaletlerinin TV kablolarından yayın yapılması ve Almanya’da büroları olan Roj TV mevzusu, Türkiye tarafından maalesef ihmal edilmiş gözükmektedir.

Nitekim bir federal Alman parlamento milletvekilinden gelen soru önergesi üzerine, Federal Alman Hükümeti sözcüsü kamuoyuna resmi bir açıklama yapmış ve Türkiye’nin Almanya’ya Roj TV hakkında şimdiye dek herhangi bir başvuru yapmadığı ve resmi bir talepte bulunmadığını resmen dile getirmiştir.

Söz konusu bu açıklama, geçtiğimiz yılın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na denk gelen tarihte kısmen de olsa Türk basınına da kısa süreli olarak yansımıştı.

Kısaca Türkiye, bırakın yasaklatma inisiyatifini, Almanya’da bir defa dahi girişimde bulunarak, Roj TV’nin bazı eyalet kablolarından yayınlanmasına neden izin veriyor ve bürolarının faaliyetlerine göz yumuyorsunuz sorusu sorma zahmetine dahi katlanmamıştır. Almanya bu inisiyatifi Türkiye haricinde kendisi ele almış veya Almanya’da ki bireysel Türk vatansever teşebbüsleriyle inisiyatifi ele almak zorunda kalarak, 1993 yılından beri yasak olan terör örgütü PKK’nın açıkça propogandasını yapan bu TV kanalını, bu konuda çelişkiye düşmemek ve suç islememek için yasaklamak zorunda kalmıştır.

Tekrar Danimarka’ya dönelim.

Roj TV Danimarka lisansıyla yayınına 1 Mart 2004 tarihinde başladı.
Bu kanalda nelerin yayınlandığı malumdur.
Burada Roj TV aracılığı ile fiilen PKK terörünün propagandası yapılmakta, terörist başı Abdullah Öcalan sentezli programlarla Türkiye’yi bölmek, halkı suça teşvik etmek, kışkırtmak ve silahlı mücadele kapsamında bölücülük yaparak Türk askerini öldürmenin „romantik“ bir felsefe haline getirilmesi, bu yayının temel ilkesidir.

TV’nin yayın yaptığı lisanlar, genelde Kurmanci lehçesiyle Kürtçe olmak üzere, , Arapça, İngilizce ve Süryanicedir. Ayrıca paket yayınlarla Kürtçenin Gorani lehçesi yanında, bir İrani lisan olan Zazaca dili de kullanılmaktadır.

Bu TV yayınının etki alanı, bazı iddialara göre uydu ve kablo üzerinden 18 milyon izleyicidir. İlgili izleyici kitlenin büyük bölümü Türkiye, Irak ve Batı/Orta Avrupa ülkelerinde bulunmaktadır.

Rasmussen hükümetine karşı Roj TV ile ilgili ilk doğrudan resmi Türk girişimi, bu televizyon kanalının Danirmaka lisansıyla yayınına başlamasından yaklaşık bir buçuk sene sonrasına, Kasım 2005 tarihine denk gelmektedir.

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ’ın 15 Kasım 2005’te yaptığı Danimarka’nın başkenti Kopenhag ziyaretinde, bırakın Başbakanımızın Roj TV’nin yasaklanması ricasına Rasmussen’in sıcak bakmasını, Sayın Başbakanımız ve Rasmussen’in basın toplantısına üstüne üstlük Roj TV’nin de çağrılması, tüm Türk tepkilerine karşı basın özgürlüğünü öne sürerek Rasmussen’nin olumlu cevap vermemesi ve Türkiye’ye yapılan bu diplomasiye sığmayan hatayla, NATO genel sekreteri seçilen Rasmussen’in yaklaşımını gözler önüne sermiştir.

Rasmussen’in, yukarıdaki başbakan nezninde gerçekleşitirilen Türkiye ziyaretinden iki ay önce, Türkiye’nin AB üyeligi için Kopenhag’da söylediklerini hatırlatmakta da fayda vardır:
“Türkiye’nin olası bir AB üyeliğinin altından, AB’nin kalkamayacağı kanısındayım”.

Ne kadar ironiktir ki bugün Türkiye, AB’ye girmek için yine aynı Kopenhag’da, 22 Haziran 1993 tarihinde yapılan AB zirvesi sırasında belirlenen Kopenhag kriterlerini uygulamaya çalışmakta ya da öyle gözükmeye çalışmaktadır.

Yukarıdaki Roj TV skandalı yetmiyormuş gibi, 54’ü DTP’li olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin 56 belediye başkanının, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’e gönderdiği açık mektupta, Roj TV’ye karşı bir girişimde bulunulmaması ricası ve bunun gerekçeleri sıralanarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin itibarı, çelişkili bir ikilem içinde rencide edilmiştir.

Mektuba imzasını atan belediye başkanları hakkında Türk cumhuriyet savcılarınca açılan davanın 53 sanığın aleyhine para cezası ile yargılanması üzerine Ramussen tepkisini, 16 Haziran 2006 tarihinde verdiği bir radyo demecinde, bu kararın Avrupa’nın demokratik değerleriyle bağdaşmadığını ve bunun adil bir dava ve karar olmadığını vurgulayarak dile getirmiştir.

Hazreti Muhammed Karikatürleri Krizi:

İslam alemi için son derece kutsal Hazreti Muhammed karikatürlerine gelince.

Hatırlanacağı gibi İslam Dünyası’nda resmi dahi çizilemeyen ve görsel anlamda yüzü gösterilmeden sadece minyatürlerle yer verilen Hazreti Muhammed’in birbirinden çirkin 12 değişik karikatürü, 30 Eylül 2005 tarihinde, Danimarka’nin Arhus merkezli, yaklaşık 150 bin günlük satış tirajıyla Danimarka’nın en büyük günlük basın organı olan Jyllands-Posten’de yayınlanmıştı.

Karikatürlerin bir çoğunda Hazreti Muhammed’e El-Kaide teröristi yakıştırması yapılıyordu.

Tüm İslam dünyasının tepki ve protestolarına aldırmayan Rasmussen, karikatürlerin yayınlanmasını başbakan sıfatıyla desteklemediğini açıklamak bir kenara dursun, Danimarka’da fikir ve basın özgürlüğünün olduğunu dile getirerek karikatürlere dolaylı olarak destek verdiğinin belki de farkında bile değildi.

Fakat Rasmussen’in farkında olduğu ve kasten kulak vermediği bir husus vardı ki, o da Sayın Başbakanımızın karikatür krizinden sonra, bu ülkedeki tüm islam ülkelerin temsilciliklerini, dolayısıyla büyükelçilerinin katılımını teklif ettiği, diyalog amaçlı toplantı çağrısına olumsuz bakmış olmasıydı.

Üstelik tüm uluslararası, özellikle islam ülkelerinin tepkilerine rağmen bunula da sınırlı kalmadı.
Danimarka’daki olaylı tepkilere ve maalesef bazı tepkilerin de gerçekten dozunu aşarak şiddet içerdikleri için kısmen kabul edilemez şiddetli protestolara rağmen, Danimarka basını adeta yangına körükle gitmiştir.

İlk krizden sorumlu Danimarkalı karikatürist Kurt Westergaard’ın ciddi manada ölümle tehdit edilmesi üzerine, Şubat 2008’de bütün Danimarka gazeteleri hep birlikte sözde dayanışma sergileyerek, yeni bir çirkin Hazreti Muhhamed karikatürü daha yayınladılar.

Karikatürde, Hazreti Muhammed kara sakallı, öfkeli bir yüz ifadesiyle çatık gür ve kara kaşlı çizilerek adeta Karayip korsanlarına benzetilmiş, başındaki altın renginde Arapça harflerle süslü büyük bir siyah sarığın içineyse, patlamak üzere fitili ateşlenmiş olan, yine siyah renkli küre şeklinde bir bomba konulmuştu.

Halbuki, Danimarka savcıları bunu unutmuş gözükselerde hatırlatmakta fayda vardır, zira bu ülkede 71 yıldır uygulanmayan bir ceza kanunu mevcuttur ve halen yürürlüktedir.
Söz konusu yasa hükmüne göre dinlere hakaret Danimarka’da resmen suç sayılmaktadır.
Fakat maalesef, yukarıdaki aksiyonlar suç unsuru içerdiği halde, herhangi bir hukuki yaptırım söz konusu olmadığı gibi, burada yangına körükle gidilmiştir.

Diğer AB ülkelerinin tutumları da genelde Danimarka’yı destekler nitelikteydi.

Örneğin Federal Alman İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble, geçtiğimiz yıl 28 Şubat 2008 tarihinde, yarım milyon üzeri tirajlı haftalık Die Zeit dergisine verdiği bir demeçte aynen şunları söylemiştir:

„Danimarka gazetelerinin Muhammed karikatürlerini yeniden yayınlamalarını saygıyla karşılıyorum. Aslında bana kalsa, sadece Danimarka’da değil, basın özgürülüğüne karşı şiddetin yerinin olmadığına karşı tepki için, tüm Avrupa gazetelerinin de bu Muhammed karikatürlerini yeniden basarak yayınlamaları gerekir diye düşünüyorum.“

Sonuç itibariyle yeni bir NATO Genel Sekreteri üzerinde mutabakata varılmıştır ve bu görevi 1 Ağustos 2009 tarihinden itibaren Danimarka yakın tarihinin en tartışmalı başbakanlarından Anders Fogh Rasmussen, halen bu görevi yürüten Hollandalı Jaap de Hoop Scheffer’den devralacaktır.

Türkiye burada erken ikna olmakla tarihi bir fırsatı kaçırmış, Başbakanımızın NATO zirvesi öncesi Londra’da G20 toplantısı sırasında sergilediği kararlı tavrın yerini, Türkiye’nin mağlup olduğu ve geri adım attığı kanısı almaya başlamıştır.
Nitekim dış basında bu durum genelde „at pazarlığı“ motifiyle blöf yapan ve Berlusconi kulisiyle olmasa da, Obama ricasıyla çabuk geri adım atan bir Türkiye görüntüsü olarak değerlendirilmiştir.

Dolayısıyla uluslararası medya, genelde Türkiye’nin burada geri adım attığından söz etmekte ve sembolik vaat ve sözler eşliginde Obama faktörünün kararda etkili olduğunu yorumlamaktadır.

Kuşkusuz buradaki blöf değerlendirmesi, kısmen Başbakanımız ile Cumhurbaşkanımızın koordine hatası yaparak konuyla ilgili birbirleriyle göreceli olarak oldukça çelişen ifadeleriyle de bağlantılıdır.

Sayın Başbakan bu hususta ilk başta kararlı ve net bir tavır sergilerken, Cumhurbaşkanımız bu düşünceye daha temkinli yaklaşıp çok daha alttan alarak, diplomasi dilinde burada esneklik söz konusu olabileceğinin göreceli sinyallerini vermiş ve diğer 27 ülke, tabiri caizse blöfü görmüş, yani “yememiştir”.

Oysa ki 57 senedir, ABD’den sonra NATO’ya büyük fedakarlıklar içinde en çok asker tahsis eden ve 28 NATO ülkesi arasında en büyük ikinci orduya sahip olan Türkiye, 1952’den beri hiç bir NATO ülkesinin üyeliğine karşı veto hakkını kullanmamıştır.

Bu durum, 1977 yılında NATO’ya sırtını çevirip, daha sonra tekrar NATO’ya dönmek isteyen Yunanistan için de geçerlidir.

Nitekim 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra, (E) Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in ilk uluslararası icraatlarından birisi, o zaman Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyesi dahi olmayan Yunanistan’ın kayıtsız şartsız NATO’ya geri dönmesini garip bir yüksek motivasyonla sağlaması icraatıdır.

Bana bu sinir savaşı, sonuç itibariyle birazda Küba krizini andırıyor.
Hatırlanacağı gibi, S.S.C.B.’nin ABD’ye karşı Küba restinden dolayı, bundan yaklaşık yarım asır kadar önce dünya bir nükleer savaşın eşiğine gelmişti.

Nitekim 1962 yılında Küba’da konuşlandırılan ve satıhtan satıha atış maksatlı, NATO kodlarıyla, orta menzilli SS4 „Sandal“ (R-12) ve SS5 „Skean“ (R-14) nükleer harp başlıklı balistik füzeleri, ABD açısından ciddi anlamda taktik ve stratejik bir tehlike arzediyordu.

Dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren ve 13 gün süren bu gergin sinir savaşını ABD kazanmış ve S.S.C.B. geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Yanlış anlaşılmasın, burada Türkiye’nin bu son durumunu S.S.C.B.’ye benzetirken, siyasi, ideolojik ya da herhangi bir motif açısından eski Sovyetler Birliği’nin durumu ile mukayese ederek benzetme yapmaya çalışmıyorum.

Buradaki vurgulamak istediğim ortak nokta, yapılan yarı blöf ve sonrasında atılan geri adımdır.

1962 sinir savaşını ABD kazanmıştı ama S.S.C.B.’nin de dünya kamuoyuna karşı yüzünü kaybetmemesi, rezil olmaması gerekiyordu.
Bu yüzden ABD, Türkiye’de konuşlu ve zaten stratejik önem taşımayan orta menzilli Jüpiter (IRBM) füzelerini, dünya kamuoyu önünde sökeceğini açıkladı.

Peki bu NATO sekreteri bağlamında, ya Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu Olli Rehn’in, Türkiye’nin olası Rasmussen vetosuna karşı sergilediği „demokrat“ tavra ne demeli?

Türkiye geleneksel bir NATO müttefiği ve ikinci büyük NATO ordusu ile soğuk savaş dönemide dahil, müttefiklerine ordusunu tahsis ederek 57 yıldır sadakatle hizmet etmiş bir ülkedir.
Şimdiye dek hiç sorun çıkarmamış, veto hakkı olduğu halde Türkiye’den sonra 14 ülke daha NATO’ye katılmış, hatta Yunanistan bile sorunsuz bu ittifaka tekrar geri dönebilmiştir.

Fakat NATO askeri ittifakı ile hiç bir ilgisi olmayan Olli Rehn’nin bu bağlamda: „Türkiye’nin vetosu, bu ülkenin AB sürecini ters etkiler“ açıklaması, NATO genel sekreterliği ile Kopenhag kriterlerinin ne ilişkisi olduğu sorusunu insanın aklına ister istemez getirmektedir.

Kaldi ki aynı kişi, daha öncede Türkiye’de ki çeşitli yargı süreçlerine de müdahalede bulunup, dolaylı tehditler savururken, yargı bağımsızlığına duyduğu „saygıyı“ kanıtlamıştır.

ABD Başkanı Barack H. Obama’nın sözlü garantisi mevzusuna gelince.
Şahsen Obama seçilene kadar ABD yakın tarihinde beğendiğim üç başkan vardı.
Bunlar John F. Kennedy, Jimmy Carter ve Bill Clinton’dur.
Son ABD başkanlık seçimlerinde Barack H. Obama’yı desteklemiş birisi olarak, kendisinin bireysel samimiyetine güveniyor, ayrıca kendisini karizmatik ve sempatik buluyorum.

Barack H. Obama’nın 6 Nisan 2009 tarihli T.B.M.M. konuşması eminim bir çoğumuzun sempatisini bulmuştur.

Ben de şahsen o tarihi konuşmadan genel olarak memnun kalmakla birikte, pek te çok hoşlanmadığım 1915 olayları ve 27 dakikalık bir kısa konuşma içerisinde, çok da stratejik önem arz etmemesi gereken ve gereksiz bulduğum Heybeliada Ruhban Okulu vurguları istisnaları dışında, bir de PKK’ya yönelik sözlerin, birazda sembolik kalan bir iki cümle ile sınırlanmasını yadırgadım.

Yine de bir bütün olarak yarım saate yakın süren bu kısa ama sıcak konuşmayı bir başlangıç olarak hoş görmek gerekir diye düşünüyorum.
Nitekim bu tarihi konuşmayı, tüm meclis parti mensupları ve Genelkurmayımız birinci elden tam kadro takip etmiştir.
Kaldı ki bu yarım saati bulmayan meclis konuşması sırasında, Obama’nın Türkiye’nin AB üyeliğini “şiddetle destekliyoruz“ ifadesi de dikkat çekmiştir.

AB’ye gireriz ya da girmeyiz, üye olmak isteriz ya da tercih ve temenni etmeyiz, o ayrı bir konudur fakat bu konuşmanın ertesi günü başta Fransa olmak üzere, AB basınına baktığımız zaman, bu “şiddetle destekliyoruz” ifadesi AB’yi adeta “küplere bindirmiştir”.

O Fransa ki, yine aynı zirvede Türkiye’nin vetosu ile karşılaşmadan sessiz sedasız NATO’nun askeri kanadına dönerek Türkiye’nin sayesinde tam üye olabilmiştir.

Ancak burada Obama’nın, Rasmussen konusunda verdiği „NATO genel sekreter vekilliği, Roj TV ve İslam dünyasından karikatür özrü..” sözde garantileri bir yere kadar geçerli olabilecektir.

Nitekim Obama dahil tüm geçmiş ABD başkanları, Türkiye’nin AB üyeliği sürecini geçmişte de açıkça desteklemişlerdir fakat bu AB nezdinde daha çok antipatik ters tepkiye dahi yol açmıştır.

Bunun son örneğini, Türkiye’yi asla AB bünyesinde tam üye olarak görmek istemeyen Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin, NATO zirvesi sırasında dünya kamuoyu önünde sergilediği tutumla tekrar izledik.

Ayrıca NATO Genel Sekreterliği vekili ve vekil yardımcılığı sözünün garantisinın olmadığı gibi, bu bir gün gerçekleşse bile, olumlu bir gelişme teşkil edebilecek olmasına rağmen Türkiye’nin bunu zaten çoktan hak etmiş olduğu aşikardır ve bu zaten çoktan geç kalınmış bir durumdur.

NATO Genel Sekreterliği, halen 1 Ocak 2004 tarihinden beri bir Hollandalı tarafından yürütülmektedir. ’nın nüfusu 16 buçuk milyondur.

Yine Danimarka’nın toplam nüfusu, Ankara kadar dahi yoktur ve beş buçuk milyon dolayındadır.

Türkiye ise 72 milyona yakın insanıyla, nüfus bazında AB nezdinde Almanya’dan sonra en büyük ulus, asker bazında ve NATO nezdindeyse ABD’den sonra en büyük orduya sahiptir.
Dolayısıyla, kırk yılın başında NATO genel sekreteri yardımcısının, yani Rasmussen’in vekili eğer bir Türk olacaksa, bu sevindirici bir durum olmakla birlikte fazlasıyla da orantılıdır. Çocuklar gibi sevinilecek bir aşırı durum arz etmemektedir. Kaldi ki, bunun dahi gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini de zaman gösterecektir, zira ortada bir yazılı garanti belgesi yoktur.

Nitekim Rasmussen’in İslam dünyasından Hazreti Muhammed karikatürlerleriyle ilgili özür dileme sözünün doğru olmadığı, bu konuda bizlere birilerinin tam ve net doğru bilgi arz edemediği daha şimdiden çok açıkça ortaya çıkmıştır.
Rasmussen, Türkiye ziyaretinde dahi özüre yakın ifadelerden şiddetle kaçınmıştır.
İstanbul’da jest amaçlı özür dilemeyen bir sorumlu kişi, başka bir yerde bunu asla yapmayacaktır.

Kaldi ki Rasmussen konuyla ilgili olarak, son tartışmalar daha sıcaklığını korurken dahi, burada herhangi bir özrün söz konusu olmayacağını uluslararası medyaya karşı net bir biçimde dile getirmişti.

Terör örgütü PKK’nın borazanı Roj TV’yi yasaklama sözü ise daha da çelişkilidir ve bu terör yayını yapan televizyon kanalının Danimarka lisansının yasaklanma ihtimali oldukça düşüktür.

Nitekim beş yıldır kesintisiz Roj TV yayınına destek veren Anders F. Rasmussen, artık NATO Genel Sekreteriliği görevine başlayacağı için, sadece dört aydan daha az bir süresi kalmıştır. Dolayısıyla bu süre zarfında, ani bir kararla Roj TV’nin yayın lisansının iptal ihtimali, Obama sözüne rağmen oldukça zayıftır. Dört ay sonra da Rasmussen’in konuyla ilgili bir doğrudan ya da dolaylı sorumluluğu kalmayacak, sonrasında da „Dün dündür, bugün bugündür” felsefesi gündeme gelebilecektir.

Değişmeyen tek şey, akrabalıklarından dolayı bir önceki Danimarka başbakanının da soy isminin Rasmussen olduğu ve tesadüfen, yine bir sonraki başbakanında soyadının Rasmussen olacağıdır.

Roj TV’nin zayıf bir ihtimalle de olsa, Danimarka lisansı yasaklansa dahi, İngiltere’de ki Med TV (1999) ve Fransız Medya TV (2003) lisans yasaklarında da görüldüğü gibi, Danimarka lisansından sonra bölücü terör örgütünün borazanlığını yapacak, siyasi ve maddi motifli az olmayan sayıda „demokratik“ AB ülkesi bu hususta sırada beklemektedir.

Yukarıdaki 1962 Küba krizinden sonra, konuşlandırıldığı Türkiye topraklarından sökülmesine karar verilen, satıhtan satıha Jüpiter balistik füzeleri benzetmesi işte bundan dolayıdır.

Benim şahsi kanaatim, Rasmussen’nin inisiyatifinde Roj TV’nin Danimarka’da yasaklanmasının söz konusu olmayacağı, İslam aleminden bir karikatür özrünün asla gerçekleştirilmeyeceği ve bu mevzuların havada kalacağı yönündedir.

Dolayısıyla yukarıda Küba krizi vesilesiyle değindiğim Jüpiter füzeleri benzetmesinin, NATO Genel Sekreteri vekilliği ve vekil yardımcılığı ile sınırlı kalacağı kuvvetle muhtemeldir.

Türk halkı, bu ”iyi pazarlık yaptık, Ramussen’e ve dünyaya karşı dik durduk, onlara hadlerini bildirdik, şu sözleri aldık..” ifadelerinin bir masal olduğunu tez zamanda anlayacak ve bu hipnozdan çabuk uyanacaktır.

Roj TV konusunda, şu an itibariyle bölücü terör örgütü zaten B ve C planlarını olası bir ihtimale karşı devreye sokma ve arayışlarını somutlaştırma aşamasındadır. Dolayısıyla burada AB nezdinde resmen terör örgütü kabul edilen PKK konusunda ciddi ve somut adımları içeren bir mutabakatın sağlanarak ciddi bir konsensüs oluşturulması önem arz etmektedir.

Bunlar hep Türkiye açısından verilen ödünler ve bu hızlı geri adım sonucu somut olarak Türkiye lehine elde edilemeyen ya da edilmesi şüpheli durumlardır.

Son bir argüman da genel olarak NATO adınadır. Başbakanımızın konuyla ilgili çabuk unutulan güzel bir argümanı vardı. Şimdiye dek barışa hizmet edememiş, katkıda bulunamamış bir şahıs, şimdiden sonra 28 ülkenin üye olduğu dev bir askeri ittifak içerisinde en önemli sorumlulukla hangi katkıda bulunabilecektir?

Anders Fogh Rasmussen, bu görev için en uygun ve en kabiliyetli bir kişilik dahi olsa –ki değildir fakat maalesef en başta son NATO zirvesi ev sahipleri Almanya ve Fransa olmak üzere, kendisinin üzerinde Türkiye’ye sorulmadan alternatifsiz karar kılınmıştır- Rasmussen İslam dünyasını, özellikle karikatür krizlerinden ve sergilediği tutumdan dolayı kendine küstürmüştür.

Hele bir de lokal hareket eden El-Kaide terör ağına dahil terör hücrelerinin, kendisinin geçmişteki bu yanlış tavırlarını İslam dünyasına karşı malzeme olarak kullanarak kışkırtacağı ve yakın geçmişin çok iyi bir şekilde hatırlatılacağı tâbiiyken, bu potansiyel ve profile sahip bir kişiliğin NATO genel sekreteri olması üzerinde karar kılınması oldukça isabetsiz, olumsuz ve vahim bir karardır.

Fakat talihsiz bir karar da olsa, artık kendisi üzerinde bu stratejik karar kılınmıştır ve bu işin geri dönüşü yoktur. İlk olarak bir sonraki Danimarka yeni başbakanı, aynı soyadlı III. Rasmussen’e gelecekteki görevinden dolayı hayırlı olsun der, en azından kendisinin bu yılan hikayesine dönen Roj TV mevzusunu gözden geçirmesini dileriz.

Mevcut Danimarka Başbakanı Anders F. Rasmussen içinse, NATO müttefiği bir ülkenin vatandaşı olarak kendisine öncelikle, Medeniyetler İttifakının 2. Forumuna katılmak üzere bulunduğu İstanbul’da geçirdigi talihsiz bir kazada, sağ omuzunun ekleminden çıkmasından dolayı geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

Zaten kendisinin Taksim İlkyardım Hastahanesi’ndeki Türk ortopedi uzmanlarının lokal tedavisini muhteşem bularak beğenmesi, iyileşeceğinin bir endikatörü olsa gerektir ve tesellimiz budur.

Anders F. Rasmussen’e yeni görevinde, kültürler arası dünya barışına hizmet adına başarılar diler, tüm bu temkinliliğin yersiz olduğunu, gelecekteki son derece önemli görevinde mesaj ve eylemleriyle kanıtlamasını temenni ederiz.

Yakında Magach ve M-60T’ler eşliginde buluşmak dileğiyle.

Kılınç


Bu yazıyı paylaşın: Bookmark and Share

Haber Konuları: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


5 yorum var
Yorum yaz »

  1. Merhaba sevgili Dostum,

    Ozetle kirkyillik kani olurmu yahni diyebiliriz Rassmussen ve onun gibi olanlar icin..
    Yeterki her yuzumuze guleni dost bilmeyelim..

    Sevgi ve Saygilar,

    Mehmet

    Bu yoruma katılıyor musunuz? Thumb up 0 Thumb down 0

  2. Cok güzel bir makale.

    Yalnizca sunu belirtmek isterim: Hz. Muhammed karikatürlerin yayinlanmasi önemli bir stratejik sonuc dogurmustur.
    Islam aleminde olan Amerikan aleyhtarligi, birden Avrupaya dönmüstür veya yönlendirilmistir.

    Ayrica, AB’nin bagimsiz hale gelmesinin ön sarti Avrupanin siyasal acidan Orta doguya nüfus edebilmesidir.

    Bu karikatürler Avrupa ile Islam ülkelerinin arasini bozup Avrupayi Orta Dogudaki pazarlardan izole etmistir.

    Avrupanin yeni dünya düzeninde herhangi bir rol alacagini istemedigim icin, bence Hz. Muhammed karikatürlerin yayinlanmasi cok olumlu bir gelismeydi.

    Rusya ve ABD ekseninde olusan iki kutuplu dünya düzeni icin bu bence son derece güzel bir olaydi.

    Bence Avrupa kaybediyor.

    Saygilar

    Cüneyt Yilmaz (Bayreuth/Almanya)

    Bu yoruma katılıyor musunuz? Thumb up 0 Thumb down 0

  3. Selam,

    her zamanki gibi döktürmüşsünüz yine, tebrikler. Mutlaka devamını bekliyoruz…

    E.D. Yıldırım (Kocaeli)

    Bu yoruma katılıyor musunuz? Thumb up 0 Thumb down 0

  4. Almanya nın Roj tv nin bu ülkede kapatılması konusunda Türkiye cumhuriyetinin bir girişimde bulunmadığı yaklaşımı ve sadece kapatılmasının Almanya insiyatifinde ve oradaki sadece vatanseverler tarafından yapıldığı doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Şu konuda bir doğruluk var resmi bir başvuru olmamıştır fakat bu roj tv kapatılması yönünde bir Türkiye Cumhuriyetinin faaliyeti olmadığı anlamına gelmez. Eğer roj tv nin kapatılması konusunda alman hükümetine resmi bir başvuru yapılmadıysa bunun altında yatan neden almanyanın kendi iç siyasi dinamikleri ve muhalefetin Roj tv’nin yasaklanması konusunda Türk ya da Amerikan makamlarının bir dış müdahalesine karşı hassas olması durumudur. Benim fikrim Almanyada Roj tv nin kapatılması konusunda bu kelimeyi kullanmayı sevmiyorum ama “kapalı kapılar” ardında Türk, Alman ve Amerikan makamlarının bu konuyu tartıştıkları yönünde.

    Bu yoruma katılıyor musunuz? Thumb up 0 Thumb down 0

  5. Merhabalar,

    bu uzun ve ilginç yazıyı daha önce okumuştum.

    Fakat yeni dikkatimi çeken benden önceki değerli yorumu okuduktan sonra iki satır yorumda ben yazamadan edemedim.

    Eğer Türkiye gibi güçlü olduğunu iddia eden bir devlet, Almanya gibi bir „müttefiğine“, hele hele dünyada en çok gurbetçimizin yaşadığı ülkeye, sırf Almanya rahatsız olmasın, zor durumda kalmasın diye kamuoyu önünde resmen bir girişiminde bulunamıyorsa, bu Türkiye’nin nezaketinden değil, zaafından, çekincesinden kaynaklanmaktadır ve bizim ayıbımızdır.

    ABD’nin, AB’nin, NATO’nun, BM’nin.. terör örgütü kabul ettiği dünyanın en „zengin“ ve kanlı bölücü terör örgütleri arasında yer alan PKK’nın TV medyumu Roj-TV Almanya’da kablodan yayınlanacak, bu ülkede büroları olacak ve siz köküne kadar haklı olduğunuz bir mesele için kapalı kapılar ardında görüşmeler yapacaksınız ama resmen bir girişimde bulunmayacaksınız.

    Bu tür bir yaklaşım bize has ve tipik kasıtlı ya da kasıtsız kendimizi kandırma felsefesinden ibarettir.

    Böyle bir şeyin söz konusu olduğuna şahsen inanmıyorum, zira Roj-TV’nin Almanya’da yasaklanması, Almanya’daki bir inisiyatifle bağlantılıdır.

    Eğer iddia edildiği gibi Türkiye ayaklı bir girişim olsaydı, şu an Alman TV kablo şebekesinde yine bölücülük yapan ve Roj-TV’den geri kalmayan MMC Mezopotamia isimli TV kanalı da yayın yapamamalıydı ama yapıyor.

    Necidir bu MMC kanalı?

    Etnik anlamda Kürtçülük ve bölücülük yapan bir sözde kültür kanalıdır ve Kürtçe/Türkçe.. müzik klipleri yayınlanır.

    Buraya kadar hoş gelebilir kulağa ama söz konusu klipler de bir ellerinde bağlama, diğer ellerinde AK-47’li bölücü örgüt mensuplarını görüyoruz.

    Hatta gün aşırı, dağdaki teröristi gösteren romantik çekimler görüyoruz.

    Alttan da sürekli PKK ile ilgili SMS mesajları geçer, Türkiye’deki bölücülük faaliyetleri için paralar toplanır.

    Türkiye MMC Mezopotamia kanalından habersizmi, burada neler yayınlanıyor görmüyormu? Yok eğer görüyorsa neden bir şey yapamıyor kapalı kapılar ardında?

    Yok eğer görmüyorda bu yüzden girişimde bulunmuyorsa niçin göremiyor, bumu güçlü devlet anlayışı?

    Bu PKK yanlısı TV, Alman kablosunda mevcut netice itibariyle.

    Ben tüm bu son gelişmelerin mevcut siyasi iktidarla bağlantılı olduğuna inanıyorum, nitekim iş çığrından çıktı ve iktidardaki parti yüzünden hat safhaya ulaştı.

    Saygılarımla

    Şimşek

    Bu yoruma katılıyor musunuz? Thumb up 0 Thumb down 0

Yorum yaz